Counting Hours - The Will
Counting Hours – The Will

Boşluğun kaotik melodisi..

Tamam artık geçti dediğim noktada tekrar devreye giriyor o bazı şeyler. Tüm duygularımı bir kapsül içerisinde ele alan yaşam, kendi acımasız oyununu hiç umulmadık bir anda devreye sokuyor. Susmayan kapı zilleri, asla kafi gelmeyen alkol, fazla ışık ve enerjisiz hareketler bütünü tüm hasarların içinde ne de güzel çözünüyor ve toz halini alıyor. 

2020 listemi yazmaya başlamadan önce sürekli gözden kaçırdığım bir şeyler var mı diye kulağıma birbirinden farklı tatlar doldurmaya çalışıyorum. Acı üstüne tatlı nasıl geliyorsa öyle bir şeyler işte. Fazlasıyla Black Metal ile yoğurduğum zihnimi sene sonuna doğru inişe koydum şimdi. Bu aralar daha sakin, eski dostlara doğru vitesi boşa alıyorum. Beynim kendi ivmesiyle kıvam bulurken ise buna son dakika hamlesiyle gelen Finlandiyalı Counting Hours’un The Will albümü eşlik ediyor.

Öyle bir anda dinlemeye başladım ki albümü ruh halimin çatı katına kuruldu. Amacım gündüzü Shape of Despair ile doldurmaktı. Ama sonra birden uzun zamandır albüm yapmadıkları aklıma geldi. Biraz inceledikten sonra ise olay buraya kadar vardı. 2015 yılında Shape of Despair, The Chant, Rapture, Impaled Nazarene, Clouds (daha ne olsun?!) elemanlarından kurulan Counting Hours’un bu sene çıkardığı ilk stüdyo albümü The Will. Grubun Melodic Doom/Death Metal türünde ortaya koyduğu The Will, bu senenin çokluğu içinde gözden kaçmış olsa da yoğun hissi ve depresif tarafı ile beni senemin sonuna doğru attı. Ve 5. dinleyişten sonra kendisine açılmaya karar verdim.

Grup elemanlarının Funeral Doom’dan Black Metal’e hatta Thrash’e kadar uzanan çok yönlülüğü içinde Counting Hours, kendisine Katatoniavari bir depresif metal noktasında yer bulmuş bence. Bu kadar çeşitlilik içinde insanın gözü korksa da aslında The Will diğer tüm işlerden farklılaştığını gösteriyor. Ne Shape of Despair ve Clouds’un cenaze ritmine sahip ne Impaled Nazarene gibi yüksek tempoya. Bütün günü koşuşturma içinde geçiren ve evine kendini attığında ılık duş sonrası bir bira ile koltuğa atmış insanın zihni gibi hem sakin, hem yorgun hem de kaos dolu bir albüm.

Atonement

October Tide, eski dönem Katatonia ve az bilinen ve öz sevilen Novembre örneklerindeki gibi melodik gitarlarla açılışı yapıyor her şarkı. Enstrümantal bir tattan sonra hedefe kitlenen bir kartal gibi ilerliyor frene basmadan. Impaled Nazarene, Shape of Depair’den tanıdığımız Tomi Ullgrén’in lead gitarlarının sırtına yaslanan clean vokallerin ve onun da peşini dolduran brutaller ile her şarkı başka bir noktadan kendini buluyor. İlk dinleyişte Katatonia’nın eski albümlerine benzer gibi görünse de brutale tövme etmiş Jonas’ınki kadar tek bir vokalle ilerlemiyor albüm. Belki bu açıdan Novembre daha bir örnek olabilir.

Albümdeki her şarkıyı ayrıca yazma gereği duymuyorum. Çünkü bu albümde fark ettiğim şey, her şarkıyı ayrı ayrı sevmeme rağmen, gözüme albüm içinde bir bütünün parçaları görünüyor olması. Karttan kuleler gibi ya da belli aralıklarla dizilmiş domino taşları. Bir tanesinin bile eksikliği diğerini etkiler.

Geçen sene hız kesmeden kulak dolduran Doom Death Metal, bu sene az sayıda da olsa meyvelerini vermeyi başardı. Ben ise bunlardan birini, ansızın gelen ve yerleşen Counting Hours’un The Will albümünü ele aldım. Albümün prodüksiyonu gerçekten çok iyi. Belki de bu albüme böylesiyle ısınma nedenlerimden biri de, prodüksiyonunu yine çok sevdiğim Fin grup Hanging Garden’ın vokalisti ve aynı zamanda gitaristi olan Jussi Hämäläinen’in yapmış olması. İşin özü son hamlesiyle “kırılganlığımı yutan boşluğun” (Buried in the White) karşısında dimdik duran ve benim için çok özel bir albüm The Will. Daima birlikte olacağız. İyi dinlemeler.

Yazar

Overview

Söz
85 / 100
85%
Müzik
90 / 100
90%
Prodüksiyon
90 / 100
90%
Kapak Tasarımı
90 / 100
90%
89

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir